Okunma Sayısı : 198
Yedi asrı yırttık, zamanı büktük ve o koltuğa O'nu oturttuk.
Dünyayı düşünceleriyle sarsan büyük sır, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî bugün ODG Medya koltuğunda.
Kimsenin sormaya cesaret edemediği, tarihin en kışkırtıcı, en yasaklı sorularını sorduk.
Moğolları, Şems'i, semayı, günahı ve aşksız dini...
Hiçbirini es geçmedik.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmi;
Ey Hakikat arayıcısı! Sen aşkı sadece kavuşmak, yası ise sadece et ve kemikten bir fani için ağlamak mı sanırsın? Şems, benim gökyüzüme doğan bir güneşti. Güneş batınca
gündüz feryat etmez mi? Benim yasım Şems’in şahsına değil, bende uyandırdığı ilahi nurun perdelenmesiyledir. İnsan acısıyla insandır; hamdım, piştim, yandım! O büyük acı ve yanış, beni ben yapan, beni
olgunlaştıran şeydi.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: Gülün kokusuna sevdalanıp dikeninden kaçan, ne gülü tanır ne de kokunun sırrına erer. Acı, ruhun toprağını deşen bir sabandır; o saban deşmeden kalpten hangi tohum yeşerir?
Konfor içinde uyuyan ruh, uykuda ölür. Isparta'nın gülü, bağrına batan o dikenlerin sancısıyla o rengi ve kokuyu bulur. Dikenden kaçan, ham kalmaya mahkumdur.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: Benim 'Gel' çağrım, kötülüğü alkışlamak veya adaleti çiğnemek için değildir. O çağrı, bir şifahanenin kapısıdır. Katil, zalim ya da diktatör... Onlar ruhu en ağır hastalıklara
yakalanmış bedbahtlardır. Şifahanenin kapısı hastaya kapatılır mı? O kapıdan giren, eski günahlarıyla değil, pişmanlığın gözyaşlarıyla içeri adım atar. Adalet niyetleri tartar, hoşgörü ise dönüşü bekler.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: Kılıç çeken kılıçla mahvolur. Moğol’un yakıp yıktığı o yangın yerinde, bir kılıç da ben çekseydim, geriye gönülleri tamir edecek kim kalırdı? Dışarıda barbarlık hüküm sürerken, ben
insanın içindeki Moğol'u, yani nefsani vahşeti dizginlemeye çalıştım. Saraylara girdiysem, zalimin kulağına hakkı fısıldamak, halkın feryatını yumuşatmak için girdim. Savaş bedenleri öldürür, sevgisizlik ise
ruhları.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: Bugünün insanı aynalara, yani o küçük ekranlara hapsolmuş, kendi gölgesine aşık birer köledir. Herkes 'bir şey olmak' için çırpınırken, ben 'hiç olmayı' teklif ettim. Zira içi dolu
bardak yeni bir şarap almaz. Sosyal medyanın sahte alkışlarıyla şişen o egolar, aslında büyük bir yalnızlığın feryatıdır. Benim felsefem yenilmedi; insanlık 'var olma' sarhoşluğundan ayıldığında, yine 'hiçliğin'
huzurlu limanına sığınacaktır.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: Ben akla düşman olmadım; aklı tahta bacağa benzettim çünkü akıl seni kapıya kadar getirir, içeriye, yani hakikate fırlatamaz. Bilim ve yapay zeka ile gökleri fethedebilirsiniz, bu
takdire şayandır. Fakat akıl 'nasıl yaşanacağını' söyler, 'niçin yaşanacağını' değil. Gözün görmesi için ışık lazımdır ama kalp körse, güneş doğsa ne fayda? Akıl fenerdir, aşk ise seni menzile uçuran kanat.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: Hakikati çıplak göremeyenlere, onu perdenin arkasından anlatmak gerekir. Mesnevi'deki o sert ve çıplak hikayeler, tıpkı cerrahın neşteri gibidir. Cerrah yaranın irinini temizlerken
nazik davranamaz. Ben insanın en saklı, en çirkin nefsani zaaflarını kendi yüzüne vurmak için o dili seçtim. Temiz olan, pisliğin içindeki ibreti görür; gözü kirli olansa sadece çamuru fark eder.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: Beşeri aşk, ilahi aşkın köprüsüdür. Sarhoşluğu bilmeyen birine şarabın lezzetini nasıl anlatabilirsin? İnsanın bu dünyada bildiği en yoğun, en sarsıcı his bedensel ve hissi aşktır. Ben o
yoğunluğu ödünç aldım ki, ruhun Yaratıcı'ya olan o dumanı tüten, can yakan iştiyakını anlatabileyim. Mecazı aşamayan, köprüde takılıp kalan yolcuya benzer.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: Bizim semamız bir gösteri değil, canın cananla buluştuğu bir vecd haliydi. Ne cinsiyeti vardı ne de kuralı; dönen beden değil, ruhun ta kendisiydi. Bugün onu kurallara
bağlayıp, biletle satılan bir seyre dönüştürenler, kuşun sadece tüylerini sergiliyor, uçuşunu değil. Ben o şovların yapıldığı salonlarda değil, aşkla çarpan her gizli kalbin semalarında dönmeye devam ediyorum.
Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî: İslam, bir barış ve muhabbet deryasıdır. Lakin bugünün bedbahtları, o deryadan testilerini sevgiyle doldurmak yerine, nefret ve hırsla doldurdular. Dini sadece şekilden, sakaldan,
hırstan ve sarıktan ibaret sananlar; kitabın lafzını ezberlediler ama manasını katlettiler. Biz nerede yanlış yaptık derseniz: Gönlü unuttunuz, şekle taptınız. Aşksız din, sahibini zalim yapar.